Abdulhak Akpolat


YA ZAFER YA ŞEHADET

KONUK YAZAR


YA ZAFER YA ŞEHADET

Vatan olarak üzerinde yaşadığımız dört bir yanı şehit kanı ile sulanmış bu toprakları bizlere emanet eden ecdadımızın Ağustos ayında zafersiz bir günü neredeyse yok gibidir. 26 Ağustos 1071 Malazgirt, 27 Ağustos 1389 Kosova, 11 Ağustos 1473 Otlukbeli, 23 Ağustos 1514 Çaldıran, 24 Ağustos 1516 Mercidabık ve 30 Ağustos 1922 Başkumandanlık Zaferi bunlardan bir kaçıdır.

Şerefli bir hayat, gerektiğinde vatan, millet ve mukaddesat uğrunda ölebilmeyi gerektirir. Dinimize göre vatan müdafaası ve kahramanlık ruhu, imandaki canlılık, sadakat ve samimiyetin bir sonucudur. Çünkü kutsal davalardaki sebat ve samimiyetin en içten olanı, can pazarı olan savaş meydanında belli olur. Cephede ateş hattında savaşarak mücadele edenlerle bundan uzak duranlar asla bir olamazlar. Nitekim Dinimiz, savaştan kaçmayı büyük günahlardan saymıştır. Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de “Ne oluyor size ki, Allah yolunda savaşa çıkın denildiğinde yere çakılıp ağırlaştınız. Yoksa ahiretten vazgeçip dünya hayatını mı seçtiniz? Oysa ahirete göre dünya hayatının yararı, pek az bir şeydir.” (Tevbe, 9:38.) buyurmaktadır. Sevgili Peygamberimiz (sav) de Cennet’e giren hiçbir kimse yeryüzündeki bütün şeyler kendisinin olsa bile dünyaya geri dönmek istemez. Şehit müstesna. Şehit, gördüğü itibar ve ikram sebebiyle tekrar dünyaya dönmeyi ve defalarca şehit olmayı ister.” (Buhari, Cihad, 21.) buyurmuştur.

Ecdadımızın yüce değerler uğrunda üstün fedakârlıklar göstermesinin temelinde bu ilahî ve Peygamberî müjdeler bulunmaktadır. 26 Ağustos 1071 Cuma sabahı, muharebe öncesinde Sultan Alparslan’ın secdeye kapanıp yaptığı duada ve ordusuna yaptığı tarihi konuşmada sarf ettiği şu cümleler, onun şehadet mertebesine ne kadar hazır olduğunu göstermektedir:

“Ya Rab! Seni kendime vekil yapıyor, azametin karşısında yüzümü yere sürüyor ve senin uğrunda savaşıyorum. Ey Rabbim! Niyetim hâlistir, bana yardım et; sözlerimde hilâf varsa beni kahret. Eğer kalbimdeki düşüncelerimi, bu dilimle söylediğim sözlerime uygun bulursan düşmanlara karşı yaptığım bu cihadda benden yardımını esirgeme, her müşkili bana kolay yap!

Kumandanlarım, askerlerim! Biz ne kadar az olursak olalım, onlar ne kadar çok olurlarsa olsunlar, daha fazla bekleyemeyiz. Bütün Müslümanlar’ın minberlerde bizim için duâ ettikleri şu saatte kendimi düşman üzerine atmak istiyorum. Ya muzaffer olur, gayeme ulaşırım; ya şehid olur Cennet’e giderim. Beni takip etmek isteyenler arkamdan gelsin. Takip etmek istemeyenler diledikleri yere gitsinler! Bugün burada emir veren bir Sultan yok; emredilen bir asker de yok. Bugün ben sizlerden biriyim, sizlerle birlikte savaşan bir gâziyim. Peşimden gelen ve nefislerini Yüce Allah’a adayanlardan şehid olanlar Cennet’e, sağ kalanlar ise ganimete kavuşacaklardır. Ayrılanları âhirette ateş, dünyada ise şerefsizlik beklemektedir!

Ey Askerlerim! Eğer şehid olursam, bu beyaz elbise kefenim olsun. O zaman rûhum göklere çıkacaktır. Zaferi kazanırsak, önümüzde çok hayırlı günler olacaktır.”

Müslümanlar, tarih boyunca topraklarının istila ve taksim edilmesini asla kabul etmemişlerdir. Allahû Telala’nın,  “Sizinle savaşan düşmanlarla, Allah yolunda siz de savaşın.” (Bakara, 2:190.) emrine uyarak topyekûn bir mücadeleye girişmişlerdir. Bütün gücünü göğsündeki imanından alarak Kur’an-ı Kerim’de buyrulduğu gibi, “Gevşemeyin, üzülmeyin. Eğer iman etmişseniz, üstün olan sizlersiniz.” (Al-i İmran, 3:139.) inancı ile savaşmış ve bu aziz yurdumuzu müdafaa etmişlerdir.

Şanlı ecdadımızı zaferden zafere koşturan ruha ve ahlakî yapıya sahip olmadan, maddî ve manevî güçler ile mücehhez olmadan, onların kahramanlıklarıyla övünmek bizlere çok şey kazandırmayacaktır. Bu vesileyle cennet vatanımızı bizlere kanları ve canları pahasına miras bırakan bütün şehitlerimizi ve gazilerimizi rahmet ve minnetle yâd ediyor; Kur’an ve Sünnet etrafında birlik ve beraberliğimizi temin buyurmasını Yüce Rabbimden niyaz ediyorum.

 

  Abdulhak AKPOLAT

İl Başvaizi