EDEP VE HAYA
Rabbimizin insanın fıtratında var ettiği duygulardan biri de edep ve hayâdır. Edep ve hayâ, yaratılış hikmet ve gayesine uygun, insana yaraşır bir hayat sürme çabasıdır. Edep ve hayâ, insanın nefsini terbiye etmesi, kendini ve haddini bilmesidir. Edep ve haya; mü’minin süsüdür. Kişiye fazilet yollarını, maddeten ve manen doğru yolda ilerlemeyi gösterir.
Edep ve hayâ, îmânla bağlantılıdır ve îmânın göstergelerinden biridir. Peygamber Efendimiz (sav) bu hakikati hadîs-i şerîflerinde şöyle ifade buyurmuşlardır: “Îmân, yetmiş küsür şubedir. En üstün derecesi, ‘Lâ ilâhe illallâh (Allah’tan başka ilah yoktur)’ sözüdür, en düşük derecesi de rahatsız edici bir şeyi yoldan kaldırmaktır. Hayâ da îmândandır.” (Buhârî, Îmân, 3; Müslim, Îmân, 57, 58.) “Haya ve iman, birbirinden ayrılmaz iki dosttur. Biri gidince, öbürü de gider.” (Et-Tergib ve’t-Terhib, 5, 258)
Haya kelimesi, hayat kelimesinden alınmıştır. Bununla; insanın maddi hayatını devam ettiren kan damarları gibi hayanın da insanın manevi hayatını devam ettiren can damarı mesabesinde olduğuna işaret edilmektedir. Nasıl ki; insanın maddi hayatını devam ettiren kan damarları çatladığında ve önlem alınmadığında hayatı sona ererse; insanın manevi hayatını devam ettiren haya damarı çatlayınca da manevi hayatı söner, maneviyattan yoksun bir hale gelir.
İnancı sağlam, edep ve haya duygusunu yitirmeyen bir mü’min, iyilik ve güzelliklere yönelir, kötülük ve günahlardan uzak durur. Buna karşılık inancı zayıf, haya perdesi yırtılmış ya da aşınmış olan kimse ise, kötülük ve günahları kolayca işler. Bu tür insanlar, nefis ve şeytana yenik düştüklerinden Allah’tan da insanlardan da utanıp çekinmezler, her türlü kötülüğü açıkça işlerler ve bununla iftihar edip övünürler.
Ruhunu Kerim Kitabımızın mana sofrasından besleyen mü’minler, kâmil insan olma yolunun edep ve hayâdan geçtiğini bilirler. Mü’minin söz ve davranışları edeple değer bulur. Edeple yapılan tevbe makbul olur. Dua ve ibadetler, edeple eda edilirse Allah’a yükselir ve sahibini yüceltir.
Peygamber Efendimiz (sav) bir gün ashâbına, “Allah’tan hakkıyla hayâ ediniz!” buyurdu. Ashab, “Yâ Resûlallah! Biz zaten Allah’tan hayâ ediyoruz!” şeklinde karşılık verdi. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem, sözlerine şöyle devam etti. “Hayâ, sadece sizin anladığınız manada değildir. Allah’tan hakkıyla hayâ etmek, bütün organları her türlü günah ve haramdan korumaktır. Dünyanın geçici nimetlerine aldanmamaktır. Ölümü ve ölümden sonraki hayatı asla unutmamaktır.” (Tirmizî, Sıfatü’l-kıyâme, 24.)
Edep ve hayâyı kuşanan kalpte ancak hayır ve güzellik bulunur. Edebi şiar edinmiş bir zihinden ancak faydalı düşünceler sudur eder. Edeple konuşan bir dilden ancak hayırlı ve hoş sözler dökülür. Böyle bir dil, kendini ilgilendirmeyen boş sözlerden, dedikodu, yalan, iftira gibi mü’mine yakışmayan konuşmalardan uzak durur. Edep ve hayâ ile nazar eden göz, kendi ayıbını aramaktan başkalarının kusur ve noksanını göremez. “Söyle müminlere, gözlerini muhafaza etsinler.” (Nûr, 24/30-31.) âyetinin terbiyesinden geçen göz, mahremiyet sınırlarını ihlal edemez. Edep ve hayâ perdesine bürünen kulak, Rabbimizin hoşnut olmadığı her türlü söze kapalıdır. Edep ve hayânın tadına varan gönül, kin, haset, kibir, nefret gibi her türlü nefsani duygunun esaretinden kurtulur.
İnsan her yaşta, her çağda ve her konumda edep ve hayâya muhtaçtır. Edep, bizim medeniyetimizde, İslam medeniyetinde üstün bir ahlâkî meziyet olarak değer görmüştür. Ancak bugün büyük oranda insanlık, bir edep ve hayâ mahrumiyeti, bir ahlak çöküntüsü yaşamaktadır. Günümüz dünyasında ahlâkî değerler giderek yozlaşmaktadır. Öyle ki, önceleri edep ve hayâ sahibi olanlar övülür, değerli görülürken, şimdilerde edepli davranmak ve hayâlı olmak bir eksiklik, bir zayıflık gibi algılanmaktadır. Edebe aykırı sözler sarf etmek ve ahlâk dışı davranışları alenî olarak işlemek ise ne acıdır ki; kimilerince cesaretin, özgüvenin ve özgürlüğün göstergesi kabul edilmektedir.
Nice zihinler, gönüller ve bedenler edep ve hayâ ile yücelmek yerine edepsizliğin girdabında boğulmaktadır. Fıtratı zedeleyen, ahlakı zayıflatan, hayâ perdesini yırtan araçlar her geçen gün artmaktadır. İnsanlık, nicelerinin ar damarlarının çatlayışını üzüntü ve ibretle izlemektedir. Kimi sosyal medya ortamları, ekranlar, sayfalar her gün hataya teşvik eden, günahı tatlı gösteren, kötüye ve şiddete müsaade eden kareler yayınlamaktadır. Çocuklar istismar malzemesi hâline getirilmekte; kadınlar, cinsel meta olarak görülmektedir. Dün harama karşı edeple öne eğilen başlar, hürmetle çevrilen gözler bugün sınır tanımaz bir biçimde harama yönelebilmektedir.
Bütün bunların temelinde erdem ve ahlak üzerine bina edilmeyen bir hayat anlayışının var olduğu aşikârdır. Edep ve hayâ yoksunluğu, insanın değer bakımından yoksullaşmasının bir ifadesidir. Edepsizlik, değersizliktir. İnsanın fıtratında var olan edebi, hayâyı kaybetmek, kişiyi “en şerefli varlık” olmaktan çıkararak değersizleştirir. Hazret-i Peygamber (sav) Efendimiz, hayâ ve edebin, imanın bir tezahürü olduğunu, bu meziyetlerden kendini mahrum edenlerin ise hüsrana sürükleneceklerini haber vermektedir. (Tirmizî, Birr ve Sıla, 65.)
O halde Dinimizin belirlediği sınırlara uyarak günahlardan titizlikle kaçınalım. Ahlâki yozlaşmaya sebep olacak en küçük bir yanlışa bile fırsat vermeyelim. Takva elbisesine bürünüp hayâ ve iffeti kuşanalım. Bu can, bu mal ve bu bedenin bizlere emanet olarak verildiğini ve bu nimetlerden hesaba çekileceğimizi aklımızdan çıkarmayalım. Dünyanın aldatıcı zevklerine, geçici heveslerine kanmayalım. Vahyin yolundan giden, imanın gereğini yerine getiren bir müminin izzet sahibi olacağını, hevâ ve hevesinin peşinden koşanların ise zillete düşeceğini asla unutmayalım.