VİCDANLI VE DÜRÜST!
Bedrettin KELEŞTİMUR
Şeyhü’l Muharririn Ahmet Kabaklı Türk Edebiyatı Dergisinde,
“Alperen İnsan Kimliğini…” sıklıkla işlerdi…
O kimlikte ben şahsen, ‘Müslüman-Türk...’ imajını görürüm.
Doğu Türkistanlı şairimiz Nurala Göktürk’ün yıllar önce bir paylaşımları vardı;
“Londra'daki Camii’ne yeni bir imam gönderilmiş.
Adam şehre gitmek için hep aynı otobüse biniyor
Ve çoğu zaman da aynı şoföre rastlıyormuş.
Bir gün, bilet alırken şoför yanlışlıkla 20 kuruş fazla vermiş.
İmam yanlışlığı oturup da parasını sayınca fark etmiş.
Kendi kendine 20 kuruşu geri versem mi şoföre diye düşünüyormuş.
Ama içinden bir ses diyormuş ki çok gülünç bir para ve şoförün umurunda değil.
Otobüs şirketi çok para kazanıyor zaten sadece 20 kuruş onlara bir şey yapmaz.
Bu parayı saklayabilirim diye düşünmüş, Allah'tan gelen bir hediye gibi
İneceği durağa gelince, imam kalkmış ve fikrini değiştirmiş,
İnmeden önce şoförün yanına gitmiş, 20 kuruşu geri vermiş ve demiş ki:
Paranın üstünü fazla verdiniz.
Şoför gülümsemiş ve demiş ki:
Siz caminin yeni imamısınız değil mi?
Aslında uzun zamandır sizi caminizde ziyaret etmek istiyordum.
İslam’ı öğrenmek için.
Bu yüzden bilerek size fazla para verdim.
Nasıl tepki vereceğinizi görmek istedim.
İnerken imam artık bacaklarını hissetmiyormuş.
Yere yığılacakmış neredeyse, bir direğe tutunmuş ve kendine gelmeye çalışmış.
Gözlerinden yaşlar dökülerek demiş ki:
Allah'ım az daha İslam'ı 20 kuruşa satıyordum.”
Birlikte, tarihe; yükseliş dönemimize gidelim…
Ondaki sırrı birlikte okuyalım…
Yabancı bir kumaş taciri Osmanlı ülkesine gelir…
Bir kumaş imalathanesinin mallarını beğenerek hepsini almak ister…
Mal sahibinin kumaş toplarını denklerken bir top kumaşı ayırdığını görür…
Bu hareketinin sebebini sorar…
Aldığı cevap da, bir milletin hamiyetli duruşu vardır; “Onu sana veremem, kusurludur”
Yabancı tacir, “Ziyanı yok, önemli değil”
Buğday taneleri içerisinde, ‘taş…’ olabilir, sözlerine karşılık;
Müslüman-Türk esnafı o kumaş topunu vermemekte direterek;
“O kumaşı alacak insana karşı, bu milletin gururu, şeref ve haysiyeti rencide olacak, bizleri de hilekâr sanacaklardır. Nokta büyüklüğünde bir yanlışın altında tarih boyunca boğulmak istemem. O sebepledir ki, bu sakat topu sizlere veremem!”
Bizim tarihimizde, bunun gibi ‘yüzlerce…’ yaşanmış hikâyeler vardır.
Bütün bunlar, İnsanı, eşyayı, hayatı koruyan muazzam değerlerdir…
Pandemi öncesi ve sonrası dönemleri düşünüyorum da, acaba diyorum;
Turizmde Türkiye dünyada, ilk on ülke arasında…
Ülkemizi ziyarete gelenlere; “Örnek/Model İnsan…” imajını veremez miyiz?
Her hâlükârda, İslam’ın ‘tebliğ…’ ve ‘İrşad…’ görevini,
Davranışlarımızla/veya yaşayışımızla anlatamaz mıyız?
Hz. Mevlana, “Kalp deniz, dil kıyıdır. Denizde ne varsa; Kıyıya o vurur…”
Hz. Yunus, “Edebim el vermez edepsizlik edene, susmak en güzel cevap, edebi elden gidene.”
Her haliyle dikkat, rikkat ve hilkati gereği sükût…
Akif ne diyorlar;
“Bir zamanlar, biz de devlet, hem de nasıl devletmişiz.
Gelmişiz dünya ’ya; milliyet nedir öğretmişiz…”
İnancımız demiyor mu; “Aldatan bizden değildir!” diye…
Fatih, İstanbul için, “Ya İstanbul beni alır, Ya ben İstanbul’u” derken,
O irade nasıl tecelli ediyordu?
“Ben siftah ettim, komşum henüz siftah etmedi…” diyebilen, Ahi Evran yüreği…
Dünden daha çok bugün ihtiyacımız var; Fetih/fütüvvet ruhuna sahip, vicdanlara!
Elbette, ‘alım-satım helal…’
Bizleri düşündüren nedir,
Helal lokmanın içerisine ‘haramı karıştırmak’
İnancımız, “sizler değişmedikçe…”
O değişim nedir?
Kendimizi, ‘düzelteceğiz!’
“Nefis duvarlarını birlikte yıkacağız!”
Şu ilahi realiteyi iyi bileceğiz, “Başınıza gelen herhangi bir musibet,
Kendi ellerinizle kazandıklarınız (yaptıklarınız) yüzündendir!”
Vicdanlı ve dürüst olacağız… Samimi ve adil olacağız…
Sabrı, sükûtu, sadakati kendimize yol edineceğiz!
Selam ve Muhabbetle